Çarşamba, Temmuz 25, 2012 | By: vyucel yucel

Duymadınız mı? O kadar mı kalındı duvarlar? Sizi bizden ayıran?



Aslında çok uzun zamandır var olan ancak son yıllarda dikkatimizi biraz basının ilgisi, biraz bilinçlenme ve sanırım biraz da eğitim sayesinde göz önüne gelen çok büyük bir problemimiz var. Bugünlerde televizyonlar ve gazetelerde sıklıkla karşımıza çıkar oldu: Kadına Şiddet(!)

Şiddet kelimesi içeriği bakımından hiç bir insana karşı yapılmaması gereken bir şey ve hatta sadece insana da değil, hayvana, bitkiye, evdeki eşyaya ve doğaya... Şiddet hiç bir şekilde kabul edilemez bir olgu. Ancak sırf bir cinsin fiziki gücünün daha az olması, erkek egemen bir toplumun baskıcı dayatmaları, belki de en ağır yükleri çekseler de sesleri çıkmayan kadınlara uygulanan şiddet apayrı bir yerde. 

Üzülerek de olsa şimdiye kadar hiç bir kitabını okuyamadığım Elif Şafak'ın, Habertürk gazetesinde yazdığı yazı gözüme ilişti geçenlerde. Okudum, okudukça daha da etkilendim. Açıkçası yazıyı okudukça bu konudaki farkındalığım arttı sanki. Gece'ydi yazının başlığı ve bir kızın ağzından yazılmıştı. Babasının, annesine uyguladığı sürekli şiddeti ve sonucunda ki hazin olayı anlatmış yazısında Elif Şafak. 

Çok yorum yapılacak bir konu değil. Bu böyle devam mı eder yoksa eğitim, kanunlar veya herhangi bir yolla önüne geçilebilir mi bilmiyorum (!) Ama devam etmemesi gerektiğini biliyorum...
Elif Şafak'ın yazdığı yazıyı noktasına dokunmadan yayınlamak istiyorum...




GECE

BENİM annem 14'ünde gelin oldu, 19'unda kurban. Annem, güzel annem, gülüşü güneş annem, gözümün önünde bıçaklandı, tam 47 yerinden. Geceydi. Karanlıktı. Geceydi. Kimsesizdi. Ama sessiz değildi. Bağırdı annem. Ağladı kardeşim. Daha bebe, 1.5 yaşında; gözleri korkudan büyümüş, iki dipsiz, kapkara göl taşır gözpınarlarında. Bağırdım ben. Sokağın üzerinden. Evlerin, çatıların, karakolların, kaldırım taşlarının üzerinden yankılandı feryadım. Duymadınız mı?
Duymamış olmalısınız ki gelmediniz. Hiçbiriniz.
Gelmedi kimse. Ne komşular, ne polis amcalar. Ne seçim zamanı mahallemize uğrayan politikacılar, ne uzaktan yazan gazeteciler, ne yıkık evlerimize paha biçen emlakçılar. Kimse yoktu. İstanbul 10 milyondan fazladır diyorlar. Öylesine devasa. Hem bu kadar kalabalık, dip dibe insanlar, hem böyle çöl gibi ıssız, yapayalnız nasıl olur ki bir şehir? Çözemedim ya.
Sabahın ilk saatlerinden beri dayak yiyordu anam. Yani başımızda. Saçından tutup sehpaya vurdu kafasını babam. Tuhaf, tok bir ses çıktı. Sanırsın ki yer yarıldı. Yarıldı da içine girdim, utancımdan, kahrımdan. Yüreğim kırıldı ortasından. Bir damla kan aktı anamın alnından. Sehpanın üzerindeki beyaz dantel lekelendi. Aklım takıldı bir an. Nasıl çıkaracaktı o lekeyi anam? Uğraşacaktı gene; sabunla, deterjanla, ılık sularla; parmaklarında nasır, ellerinde çatlaklar; elbiselerinden, çoraplarından kendi kanının izini çıkarırdı anam.
Ben sindim bir köşeye. Dilimi ısırdım. Dilim lal oldu. Tekmeledi anamı babam; sırtına, karnına vurdu. Karnında can vardı. Karnında kardeşim vardı. Kız olursa Gülizar olacaktı, erkek olursa Yusuf. Sopa çıkardı babam. İnce, uzun. Bizi hizaya sokmak için eve getirdiği o sopa. Yaramazlık yaptığımızda inerdi sırtımıza. Annemin bir parça derisi var o sopanın ucunda, saç telleri yapışmış hâlâ.
Niye alıp götürmedi polisler babamı? Nasıl müdahale etmedi komşular? Bakkal, kasap, manav, teyzeler, amcalar... Neredeydiler? Bu kadar mı korktu koskoca yetişkinler tek bir adamın cinnetinden? Demek tek bir kişi bütün bir şehri sindirebilir? Öyle mi?
*
Hava karardı. Babam yatışmadı. Duvardaki saatin tiktakları durdu, babam durmadı. Geceydi. Kimsesizdi. Ama sessiz değildi. Anam çok feryat etti, koltuğun üzerine yığılana kadar. Kaldı oracıkta nefes almadan. Bir gün bir oyuncak bebek görmüştüm, yatıyordu çöpte. Kolu çıkmış, bacakları kopmuştu; onun gibiydi anam da, sallanıyordu kolları boşlukta. Kardeşim çok ağladı. Babam çok küfretti. Duymadınız mı? O kadar mı kalındı duvarlar? Sizi bizden ayıran?
Sonra tuttu elimizden babam, "Düşün önüme" dedi. Karakola geldik. Kardeşimin altı çişli, bacakları pişik, karnı aç. Ben de açtım ya, diyemedim korkudan. Karakolda polis amcalar, "Ya sen ne yaptın?" dediler babama. "Yazık değil mi bu bebelere? Kim bakacak bunlara şimdi?"
O zaman anladım ancak. Anladım ki anam ölmüş. Benim annem, gülüşü güneş annem, 14'ünde gelin, 19'unda kurban...
 Bu yazı Balat'ta, nikâhsız eşi tarafından çocuklarının gözü önünde bıçaklanarak öldürülen Mahmure Karakule'ye atfedilmiştir. Mahalle sakinlerinden bazıları defalarca polise telefon ettikleri ve durumu bildirdikleri halde polisin gelip Zülfikar Bakır'ı tutuklamadığını, alıp götürmediğini söylüyorlar.
Bu konuda bir inceleme yürütülecek mi? Böyle korkunç trajedilerin yaşanmaması için polis teşkilatı içinde düzenlemeler yapılmakta mı? Kadın sığınma merkezlerinin artması için bütün belediyelere bir mecburiyet getirilecek mi? Yeni ve ileri yasal düzenlemeler hayata hızla geçirilecek mi? Olacak mı tüm bunlar?
Yoksa kadınlarımız tamamen kendi başına mı? Bu kadar mı sahipsiz, bu kadar mı çaresiz Türkiye'nin en büyük, en gelişmiş şehrinin orta yerinde bir kadın ölümüne dayak yerken?




ELİF ŞAFAK
Gazete Habertürk
19.07.2012 

0 yorum:

Yorum Gönder

Bu Blogda Ara